|
Atatürk’ün
Doğumu
Mustafa Kemal ATATÜRK, 1881 yılında, Selanik'in Koca
Kasım Paşa Mahallesi, Islahhane Caddesi üzerinde bulunan
evde dünyaya geldi. Ali Rıza Bey, çocukken kazayla
beşikten düşürüp ölümüne yol açtığı ve hiç unutmadığı
kardeşinin ismini yeni doğan oğluna verdi: Mustafa.
Sarı saçlı, mavi gözlü bir bebek olan Mustafa, Rumi
takvime göre 1296 yılında dünyaya geldiyse de, doğduğu
ay ve gün hakkında kesin bir bilgi yoktu. Ancak
kayıtlarda yer alan bilgilere göre Zübeyde Hanım oğlunu
“Erbain Soğukları” sırasında doğurduğunu ve aklında
kalan tarihin 23-aralik olduğunu belirtmişti. Bu tarih
takvim farkı dolayısıyla 4-ocak 1881’i göstermektedir.
Selanik arşiv belgelerinden edinilen bilgilere göre,
Atatürk’ün doğduğu ve şu anda müze olan ev, 1870
yılından önce Rodoslu hoca Hacı Mehmed tarafından
yaptırılmış, önce İbrahim Zühdü, daha sonra da Abdullah
Ağa ve eşi Ümmü Gülsüm'e satılmıştı.
Ali Rıza Bey, babasının Subaşı Mahallesi’ndeki evinde
eşi Zübeyde Hanım ve çocuklarıyla birlikte 1878 yılına
kadar ikamet etmiş, daha sonra Atatürk’ün doğacağı evi
kiralayıp yerleşmişti. 1880 yılında belalısı bir Rum
eşkıya tarafından kaçırılan Ali Rıza Bey'in hayatından
ümit kesildi. Sonradan yüksek bir haraç ödeyerek
kurtuldu.
Atatürk’ün doğduğu ev, etrafı yüksek duvarlarla çevrili,
harem ve selamlığı olan üç katlı, klasik bir evdi.
Dönemin belgelerine göre, bir bab fekani oda, bir
divanhane, bir tahtessema, iki bab tahtani oda, bir
çeşme ve avludan oluşuyordu. Dış yüzeyi pembe boyalı
olup, alt pencerelerine emir, üst pencerelerine de ahşap
kafesler yapılmıştı. Atatürk evin ikinci katındaki sol
tarafa düşen ocaklı odada dünyaya gelmişti.
29-ekim 1933’te, Cumhuriyet'in Onuncu Yıl Dönümü
dolayısıyla, Selanik Belediyesi, Türk-Yunan dostluğu ve
Balkan Konferansı’nın bir hatırası olarak, Atatürk'ün
doğduğu evin çift kanatlı kapısının sağ köşesine mermer
bir plaka yerleştirdi. Plakanın üzerinde Türkçe, Elence
ve Fransızca olarak şu ifade yer aldı: “Türk milletinin
büyük müceddidi ve Balkan ittihadının müzahiri GAZİ
MUSTAFA-KEMAL burada dünyaya gelmiştir. İş bu levha
Türkiye Cumhuriyetinin onuncu yıldönümü münasebetiyle
konulmuştur.” Atatürk’ün doğduğu ev bugün Selanik'in Aya
Dimitriya Mahallesi’ndeki Apostolu Pavlu Caddesi
üzerinde 75 numaradadır, bitişiğinde Türk Konsolosluğu
vardır.
Atatürk’ün Çocukluğu ve Eğitimi
Atatürk mütevazı bir aileden geliyordu. Onun bu
özelliğinin ileride halkın nabzını tutmasını bilmesinde,
halkın eğilimlerini sezmesinde büyük faydası olacaktı.
Yakınları onun bir halk çocuğu olmakla övündüğünü ifade
etmişlerdi. Atatürk 4 yaşındayken kız kardeşi Makbule
Boysan Atadan dünyaya geldi. Diğer kardeşlerini çocuk
yaştaki ölümleri nedeniyle hiç tanıyamayan Atatürk’ün
çocukluk yıllarına dair kayıtlarda yer alan bilgiler
sınırlıdır. Atatürk, okul çağına geldiğinde, eğitimi
konusunda annesiyle babası arasında görüş ayrılığı
belirdi. Geleneklere bağlı olan ve Hacı Sofi gibi dinine
bağlı bir aileden gelen Zübeyde Hanım, eğitim sisteminin
karışık olduğu bu dönemde, Atatürk’ün dini eksende
eğitim veren Mahalle Mektebi'ne gitmesinde ısrarcı
davranıyordu. Aydın görüşlü olan Ali Rıza Bey'in tercihi
ise yeni açılan ve döneme göre oldukça modern bir
anlayışla kurulan Şemsi Efendi İlkokulu’ndan yanaydı.
Zira okulun kurucusu olan ve okula kendi ismini veren
Şemsi Efendi, okulunda ezbercilik yerine katif metodu
uygulatıyordu, ayrıca okulun kız bölümünü de açmış olan
aydın bir eğitimciydi. 1873 yılında Selanik’te valilik
görevine başlayan Mithat Paşa, başarılarından dolayı
Şemsi Efendi’ye padişah nişanı vermişti.
Ali Rıza Bey'in önerisiyle okul konusundaki ikilem
çözümlendi. Buna göre Atatürk, önce ilâhîlerle ve dinî
bir törenle mahalle okuluna başlayacak, birkaç gün sonra
da Şemsi Efendi okuluna geçecekti. Şemsi Efendi
Okulu’nda dönemin mahalle okullarından farklı olarak
yeni öğretim metotları uygulanmakta ve kara tahta,
tebeşir, silgi, öğretmen masası, okumayı kolaylaştıracak
levhalar gibi yeni araçlar kullanılmaktaydı. Atatürk’ün
pedagojik esaslara göre eğitim veren bu okulda öğrenim
görmesi gelişmesinde oldukça etkili oldu. Zekâsı ve
üstün yetenekleri ile kısa zamanda arkadaşlarının ve
öğretmenlerinin sevgisini kazanan Atatürk, matematikteki
üstün başarısıyla da dikkat çekiyordu.
Bu arada gümrük memurluğunu bırakan, kereste ve ardından
da tuz işine giren Ali Rıza Bey, Rum eşkıyalar ve
tuzların erimesi nedeniyle ticaret hayatından
çekilmişti. Memuriyete tekrar giremeyen Ali Rıza Bey bir
süre sonra hastalandı ve 1888’de hayatını kaybetti.
Babası öldüğünde Atatürk 7 yaşında, kız kardeşi Makbule
ise henüz 3 yaşındaydı.
Babasının ölümü üzerine okuldan ayrılmak zorunda kalan
Atatürk ve ailesini zor günler bekliyordu. Eşini
kaybettiğinde kızı Naciye’ye hamile olan Zübeyde Hanım,
1890’ta doğum yaptı. Maddî durumu yetersiz olan Zübeyde
Hanım çocuklarını alarak Langaza’da tarım işiyle uğraşan
ağabeyi Hüseyin Ağa’nın çiftliğine yerleşti. 1901
yılında Atatürk’ün kız kardeşi Naciye, verem hastalığına
yakalanıp hayatını kaybetti. Babasını ve kısa bir süre
sonra kız kardeşini kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşayan
Atatürk’ün, dayısının çiftliğinde ailenin erkeği olarak
aldığı sorumluluklar artmıştı. Çiftlikte geçen bu
dönemde Atatürk doğayla iç içe oldu, dayısına işlerinde
yardımcı olduğu için el becerileri arttı. Ancak Zübeyde
Hanım oğlunun öğreniminin yarım kalmasından üzüntü
duyuyordu. Onun caminin imamından ve özel öğretmenden
aldığı eğitim yetersiz kalınca Zübeyde Hanım Atatürk’ü,
iyi bir eğitim görmesini sağlamak için halasının yanına,
Selanik’e gönderdi.
Bu arada abisine daha fazla yük olmak istemeyen ve
aldığı küçük emekli aylığı ile geçinmekte zorluk çeken
Zübeyde Hanım, Selanik Gümrükler Başmüdürü Ragıp Bey ile
evlendi. Ragıp Bey'in önceki evliliğinden dört çocuğu
vardı. Bu evlilik, babasının hatırasına saygı
gösterilmediğini düşünen Atatürk’ü kızdırmıştı.
Annesinin ikinci kez evlenmesini içine sindiremeyen
Atatürk, uzun süre annesini aramadı. Ancak bu düş
kırıklığı onun çalışma azmini arttırdı. Zira küçük yaşta
babasını kaybetmesi de onun kendi ayakları üstünde durma
gücünü kazanmasını ve hayatta başarılı bir şekilde
mücadele etmesini sağladı. Prof. Dr. Şerafettin Turan’ın
Mustafa Kemal ATATÜRK biyografisinde konuyla ilgili
olarak şu bilgilere yer verilmişti:
Zübeyde Hanım'ın Ragıp Bey ile ikinci bir evlilik
yapması, ana ile oğul arasında dikkatlerden kaçmayan bir
sorun da yaratmıştı. Ragıp Bey, Teselya Yenişehir'den
Selanik'e göçmüştü. Eşini yitirmiş, dört çocuğuyla dul
kalmıştı. Süreyya ve Hakkı adlarında 2 oğlu ile birinin
adı Rukiye olan 2 kızı vardı. Zübeyde Hanım'la
evlendiğinde Mustafa ve Makbule kardeşler için
psikolojik de olsa bir üvey baba ve üvey kardeşler
sorunu baş göstermişti. Makbule bu yeni hayata ayak
uydurmakta gecikmemişti ama Mustafa üvey babanın
bulunduğu çatı altında oturmak istememişti. Atatürk
yaşamının sonlarında üvey babasından söz ederken “Bana
karşı çok saygılı davranmış, büyük adam muamelesi
etmiştir.” diye olumlu bir görüş sergilemişti ama evden
ayrılışını Afet İnan'a babasını yitiren bir çocuğun
isyanı olarak şöyle açıklamıştı: "Anamın böyle bir aile
bağı yapmasını takdir ettim. Ancak çocukluk duygum
isyandan ibaretti.
Selanik Askeri Rüştiyesi
Selanik’teki halasının yanına taşındıktan sonra Mülkiye
İdadisi'ne kaydolan Atatürk, bu okulda Arapça
öğretmenliği yapan Kaymak Hafız’dan sopa ile dayak
yiyince, zaten orada okumasını istemeyen büyükannesi onu
derhal okuldan aldırdı. O dönemde okul formasını çok
beğendiği komşularının oğlu Askeri Rüştiye’ye gidiyordu.
Ona özenen Atatürk, asker olmasını istemeyen annesinin
karşı çıkmasına rağmen, gizlice, Selanik Askeri
Rüştiyesi'nin sınavına girdi. Sınavı kazandığı haberini
alan Atatürk 1893’te yine gizlice bu okula kaydını
yaptırdı. Selanik Askeri Rüştiyesi'nde, oldukça başarılı
olan Atatürk sınıf başkanıydı ve üstün zekâsıyla
matematik öğretmeni Yüzbaşı Mustafa Efendi’nin de
dikkatini çekiyordu. Genç öğrencisinin yeteneklerinden
oldukça etkilenen Yüzbaşı Mustafa Efendi onu benzersiz
kılmak için adına “Bilgi ve erdem bakımından olgunluk ve
eksiksizlik” anlamına gelen Kemal ismini ekledi. Genç
Mustafa, o günden sonra Mustafa Kemal olmuştu. Atatürk,
Selanik Askeri Rüştiyesi’ndeyken, matematik öğretmeni
Yüzbaşı Mustafa Efendi’nin mazereti olduğu zamanlarda,
onun yerine birçok kez dersi vermekle
görevlendirilmişti. Zira büyük önder, bununla ilgili
olarak daha sonra şunları söyleyecekti;
Rüştiyede en çok matematiğe merak sardım. Az zamanda
bize bu dersi veren öğretmen kadar belki de daha fazla
bilgi edindim. Derslerin üstündeki sorularla
uğraşıyordum, yazılı sorular düzenliyordum. Matematik
öğretmeni de yazılı olarak cevap veriyordu.
turk-dil-kurumu Başuzmanı A.Dilaçar’ın, Atatürk’ün
matematikteki üstün başarısıyla ilgili olarak 10-kasim
1971 tarihli yazısında belirttiğine göre, Atatürk
ölümünden bir buçuk yıl kadar önce, üçüncü Türk Dil
Kurultayı'ndan (24–31-agustos 1936) hemen sonra
1936–1937 yılı kış aylarında kendi eliyle “Geometri”
adlı bir kitap yazdı. Kitap, matematik öğretmenleri ve
bu konuda kitap yazacaklara kılavuz olması amacıyla 1937
yılında Kültür Bakanlığı’nca yayınlanmıştı. Atatürk,
“Geometri” isimli yapıtında; Boyut, uzay, yüzey, düzey,
çap, yarıçap, kesek kesit, yay, çember, teğet, açı,
açıortay, içters açı, dışters açı, taban, eğik, kırık,
çekül, yatay, düşey, yöndeş, konum, üçgen, dörtgen,
beşgen, köşegen, eşkenar, ikizkenar, paralelkenar,
yanal, yamuk, artı, eksi, çarp, bölü, eşit, toplam,
oran, orantı, türev, alan, varsayım gibi geometri ve
matematikle ilgili terimlerin isim babası oldu ve bu
terimleri Türk matematik bilimine kazandırdı.
Daha sonra ünlü bilim tarihçisi Ord. Prof. Dr. Aydın
Sayılı, Atatürk’ün “Geometri” kitabı için "Küçük fakat
anıtsal bir yapıt" yorumunu yapacaktı. Yapıtında yer
alan her tanımı, her kavramı tüm öğeleriyle eksiksiz ve
açık biçimde anlatan Atatürk, bunları örneklerle de
açıklamıştı. Atatürk'ün türettiği matematik terimlerinin
ve yaptığı geometri tanımlarının hemen hemen tümü bugüne
değin değişmeksizin kullanıla gelmiştir. O'nun
türettiklerinden sadece birkaç terim sonradan küçük
ölçüde değiştirilmiştir.
Atatürk, 1898’de Selanik Askeri Rüştiyesi'nden üstün
başarıyla mezun oldu. Artık askerî idadide (lise)
öğrenimine devam etmesi gereken Atatürk, Selanik’ten
İstanbul’a gelmeyi düşünüyordu. Ancak sınav
mümeyyizlerinden Hasan Bey’in tavsiyesiyle Manastır
şehrindeki Manastır Askerî İdadisi’ne yazıldı.
Manastır Askerî İdadisi
Makedonya’nın en gelişmiş şehri olan Selânik’te, yeni
fikirlere açık bir ortamda kendini geliştirme imkanı
bulan Atatürk, renkli etnik yapısıyla farklı din ve
ırkların bir arada yaşadığı bu şehirde büyük bir vizyon
kazandı.
Manastır Askerî İdadisi’ndeki eğitimi sırasında,
arkadaşlarından Ömer Naci, Atatürk’ün edebiyata ilgi
duymasında rol oynadı. Şiir ve hitabet sanatıyla
yakından ilgilenmeye başlayan Atatürk, Namık Kemal’den
ve eserlerinden ciddi şekilde etkilendi. Kitabet
öğretmeni Mehmet Asım Bey, Atatürk’ün şiir ve edebiyata
olan eğilimini fark edip, onunla askerlik mesleğine
yönelmesi gerektiğiyle ilgili konuştu. Ancak, Atatürk
için hitabet her zaman çok önemli oldu, ayrıca yazma
tutkusu da devam etti. Konuyla ilgili olarak daha sonra
şunları söyleyecekti:
Şiir yazmak hakkında idadi hocasının vazettiği
memnuiyeti unutmuyordum. Fakat güzel söylemek ve yazmak
hevesi bakiydi. Teneffüs zamanlarında hitabet talimleri
yapıyorduk. Saati ellerimize alıyor, “Bu kadar dakika
sen, bu kadar dakika ben söyleyeceğim” diye müsabaka ve
münakaşalar tertip ediyorduk.
Fransızca öğretmeni Yüzbaşı Naküyiddin Yücekök Bey de
Atatürk’le yakından ilgileniyordu. Zira Atatürk başarılı
bir öğrencisiydi ve bir kurmay subayının mutlaka bir
yabancı dil öğrenmesi gerektiğine inandığı için
Fransızca derslerine büyük önem veriyordu. Ancak
Fransızcası diğer derslerine göre zayıf olan Atatürk,
bunu çözmek için tatil dönemlerinde gittiği Selanik’te
College des Frères de la Salle’in özel kurslarına devam
ederek lisanını geliştirdi. Yakın arkadaşı Fethi
Okyar’ın da desteğiyle Fransız ihtilalinin öncüleri
Voltaire, J.J. Rousseau gibi filozofları tanıdı, tarih
ve siyaset konusundaki bilgisi arttı. O dönem ayrıca
sonradan sürekli işbirliği yapacağı arkadaşları, Nuri
Conker, Salih Bozok ve Fuat Bulca’yla da tanıştı.
Atatürk’ü en çok etkileyen derslerden biri de tarihti.
Zira tarih öğretmeni Kolağası Mehmet Tevfik Bey (5.
Dönem diyarbakir Milletvekili) geniş kapsamlı bir tarih
vizyonu ile Atatürk’e yeni ufuklar açtı. İdadide
başlayan tarih sevgisi hayatı boyunca devam etti.
Manastır Askerî İdadisi’ndeki eğitimi sırasında
Atatürk’ü en çok etkileyen olay 1897 tarihli Türk-Yunan
Savaşı olmuştu. Türk Ordusu’nun savaş meydanında parlak
bir zafer kazanmasına rağmen barış masasında zararlı
çıkmasına içerleyen Atatürk, coşkun bir vatan sevgisiyle
dolmuştu. Bir arkadaşı ile gönüllü olarak savaşa
katılmak için girişimde bulunsa da bu arzusunu
gerçekleştirme imkânı bulamadı. Ancak sonsuz vatan
sevgisiyle kabına sığmaz olan Atatürk’ün bu özelliği
hayatı boyunca devam edecekti. Manastır Askerî
İdadisi’nin en parlak öğrencilerinden biri olan Atatürk,
İdadideyken, bıkıp usanmaksızın çalıştı,kendisini son
derece bilinçli olarak geleceğe hazırladı. Sonunda 1898
yılının kasım ayında bütün derslerden tam not alıp, 54
kişilik sınıfın ikincisi olarak, dereceyle okulunu
bitirdi.
Okul sicilindeki bilgilere göre Atatürk, son derece
yetenekli, ama kendisiyle kolayca samimi ilişkiler
kurulması güç bir karaktere sahipti. İdadî öğrenimi
boyunca, vatansever, kendini her konuda geliştiren,
ilerleme tutkusuyla dolu, çalışkan, azimli, kendine
güveni sonsuz, seçkin ve iyi giyinen bir öğrenci oldu.
Dünyayı ve günceli sürekli olarak takip eden,
çalışkanlığının yanında sosyal hayatta da oldukça
başarılı olan Atatürk, dünyanın nimetlerinden faydalanan
ama başarıya ulaşmak için de çok çalışan bir yapıdaydı.
İstanbul Harp Okulu ve Akademisi
Atatürk, İstanbul’a gelerek 13-mart 1899’da Harp
Okulu’ndaki eğitimine başladı. Apolet numarası 1283’tü.
Okula başladıktan 2 ay sonra arkadaşları arasında
sivrilerek sınıf çavuşu oldu. Burada yıllarca dost
kalacağı arkadaşları Ali Fuat Cebesoy ve Asım Gündüz’le
tanıştı.
Harp Okulu’ndaki birinci yılı gençlik hayalleri ve çok
sevdiği İstanbul’un çarpıcı havası içinde geçiveren
Atatürk, sınavlarını başarıyla vererek ikinci sınıfa
başladı. İlk yıl, ağırlığı sosyal hayata vermesine
rağmen oldukça başarılı olan Atatürk, İkinci ve üçüncü
sınıflarda dersleriyle çok daha fazla ilgilenmeye
başladı. Zira Harp Okulu’nda dereceye girmek oldukça
önemliydi. Çünkü kurmay sınıfına ayrılmak okulda üstün
başarı göstermekle mümkündü. Atatürk, 3. Sınıfta 459
öğrenci arasından 8. olarak dereceye girdi ve kurmaylığa
hak kazandı. Sicil numarası 1317-P.8(1901-P.8)’di.
Mustafa Kemal 10-ocak 1902’de teğmen rütbesi ile Harp
Akademisi'nde öğrenimine başladı. Sınıfta topçu ve
süvari okullarından gelenlerle birlikte 43 öğrenci
vardı.
Mustafa Kemal Harp Akademisi'nde iken onun üstün
niteliklerini ilk keşfeden Osman Nizami Paşa olacaktı.
Paşa, Ali Fuat’ın babası İsmail Fazıl Paşa’nın evinde
kendisini mahçubiyetle dinleyen Atatürk’le konuşup
şunları söylemişti;
Mustafa Kemal Efendi oğlum görüyorum ki, İsmail Fazıl
Paşa seni takdir etmek hususunda yanılmamış. Şimdi ben
de onunla hemfikirim. Sen bizler gibi yalnız Erkân-ı
Harb zabiti olarak normal hayata atılmayacaksın. Keskin
zekân ve yüksek kabiliyetin memleketin geleceği üzere
müessir olacaktır. Bu sözlerimi bir kompliman olarak
alma, sen de memleketin başına gelen büyük adamların
daha gençliklerinde gösterdikleri müstesna kabiliyet ve
zekâ emareleri görmekteyim. İnşallah yanılmamış olurum.
Gelecek günler Osman Nizami Paşa’nın görüşlerini haklı
çıkaracaktı.
Harp Akademisi’nin öğretmenleri dil bilen, iyi yetişmiş
ve seçkindiler. Akademideki sınıf arkadaşı Asım Gündüz’e
göre, Atatürk Fransızcasını ilerletmek için Fransız bir
bayandan ders aldı. Bu dönemde paris’teki Jön Türk
gazeteleri ile Fransızca gazetelerini getirtiyor ve
arkadaşlarını etkilemeye çalışıyordu. Siyasal
düşüncelerinin Harbiye Okulu’nda olgunlaşmaya
başladığını söyleyen Atatürk, bir yandan öğreniminde
başarılı olmak için sürekli çalışıyor bir yandan da
ülkenin kaderine kafa yoruyordu. Zira ülkenin
siyasetinde yanlışlar olduğunu fark etmişti. Ülkedeki
yanlışlar hakkında herkesin bilgi sahibi olmasını
isteyen Atatürk, Harp Okulunda başladıkları el yazısı
ile gazete hazırlama işine geri döndü ve gazete
çıkarmaya başladı. Gazete az kullanılan bir dershanede
hazırlanıyor, elden ele dolaştırılıyordu. Konuyla ilgili
olarak şunları dile getirdi;
Binlerce kişiden ibaret olan Harbiye talebesine bu
keşfimizi (Memleketin idaresinde ve siyasetinde
fenalıklar olduğu konusundaki keşfi) anlatmak hevesine
düştük. Mektepte el yazısıyla bir gazete tesis ettik.
Sınıf dâhilinde ufak teşkilatımız vardı. Ben heyet-i
idareye dâhildim. Gazetenin yazılarını ekseriyetle ben
yazıyordum.
Ancak bir süre sonra durum Mektepler Nazırı Zülüflü
İsmail Paşa tarafından öğrenildi. Bu durumla ilgili
bilgi alan akademi komutanı bir gün ansızın dershaneye
bir baskın yaptı ve öğrencileri suçüstü yakaladı.
Komutan konu hakkında takibat yapmayıp sert bir ihtarla
yetindi. Fakat Atatürk ve arkadaşları faaliyetlerine ara
vermediler. Bir ev tutarak gazeteyi çıkarmaya devam
ettiler ancak bir muhbir tarafından ele verilerek
tutuklandılar. Meslek hayatlarını söndürmeyen ancak
birkaç ay hapiste kalmalarına neden olan olay sonrasında
serbest bırakıldılar. Mustafa Kemal 11-ocak 1905’te üç
yıllık notlarının toplamına göre akademiyi beşinci
olarak bitirdi. Atatürk, Harp Akademisi yıllarını
yabancı dilini geliştirerek, Namık Kemal’in
düşüncelerini izleyip, bunları okul içinde yayarak
geçirdi. Askeri eğitimi boyunca yabancı dil, şiir, dans,
hitabet gibi o dönemin askeri öğrencisi için pek de
alışık olunmayan konularla ilgilendi.
Sinsi Hastalık Siroz
Milli çıkarlar ve devlet işlerinde son derece titiz
olan, hiç bir mazeret kabul etmeyen Atatürk, çok
çalıştığı için kendi sağlığına gerektiği kadar özen
gösteremiyordu. Yaşayış tarzının sağlığına verebileceği
zararlara karşı kayıtsızdı. Ülkesinin çıkarlarını her
şeyin üstünde görüyordu. Geceleri çok geç yatmakta,
önemli bir durum olduğunda günlerce uykusuz kalarak
aralıksız çalışmaktaydı. Büyük Nutku dikte ettirirken
çalışanlardan bayılanlar olduğu halde, o ara vermeden
dikte ettirmeye devam etmişti. Okumaya meraklı olan
Atatürk ilgi duyduğu bir kitabı ne kadar hacimli olursa
olsun saatlerce okur, bitirmeden bırakmazdı. Ancak 1937
yılında sağlığıyla ilgili olarak olumsuzluklar ortaya
çıkmaya başladı.
Atatürk genç yaştayken, Manastır Askerî İdadisinde
öğrenim görürken ciddi bir sıtma hastalığı geçirmişti.
Trablusgarp’a giderken attan düştüğü için İskenderiye’de
tedavi gördüğü Salih Bozok’un anılarında dile
getirilmişti. Derne savaşlarında ise gözünden yaralanmış
ve Viyana’da tedavi görmüştü. Büyük Harp sırasında
başlayan böbrek rahatsızlığı ise uzun süreler devam
etmiş, 1918’de avusturya’da Karlsbad kaplıcalarında
tedavi görmüştü. Atatürk’ün Millî Mücadele yıllarında da
böbrek sancılarının devam ettiği, Sakarya Savaşı
öncesinde üç kaburga kemiğinin kırıldığı bilinmekteydi.
1924 ve 1927 yıllarında, Cumhurbaşkanlığı döneminde,
kalp rahatsızlıkları geçirdiyse de gerekli tedaviler
sonucunda sağlığına kavuşmuştu. 1936 yılında soğuk
algınlığı sonucu ateşli bir akciğer rahatsızlığı
geçirmesine rağmen, oldukça sağlıklı görünmeyi başaran
Atatürk, savaşın, mücadelenin ve zor koşulların olumsuz
etkilerine rağmen yıllara meydan okuyordu. Ancak bu
zorlu süreçler onu çok yıpratmıştı. Dolayısıyla 1937
yılının başlarından itibaren Atatürk’ün sağlık durumu
bozulmaya, rahatsızlıklar kendini göstermeye başlamıştı.
Ancak Atatürk, bu belirtilere yeterince önem vermemiş,
ülke çıkarlarını kendi sağlığından üstün tuttuğu için
geçici tedbirlerle yetinmişti.
Atatürk’ün rahatsızlığına ilk teşhisi koyan Yalova
Termal Kaplıcaları Müdürü Dr. Nihat Reşat Belger’di.
22-ocak 1938’de Dr. Belger kendisini muayene ettiğinde
karaciğer büyümesi ve sertleşmesi teşhisini koydu.
Atatürk içkiyi sevdiği için karaciğeri büyük zarar
görmüştü. Kesin tanı için özel doktoru Prof. Dr. Neşet
Ömer İrdelp çağrıldı ancak İrdelp’in teşhisi de farklı
olmadı. Atatürk siroz olmuştu ve tedavi için ciddi bir
perhiz ve istirahat gerekliydi.
Atatürk bir kaç gün dinlendikten sonra 1-subat’ta Gemlik
Suni İpek Fabrikası’nı, 2-subat’ta Merinos Fabrikasını
açmak için Bursa’ya gitti. Fabrika açılışlarını yapıp,
düzenlenen baloya katılan Atatürk, ertesi gün dolmabahce-sarayi’na
döndüğünde bitkindi. Zatürreye yakalandı ancak on günlük
bir tedaviden sonra sağlığına kavuştu.
25-subat 1938’de Ankara’da gerçekleşen Balkan Antantı
toplantısına katıldı, Balkan devlet adamları ile uzun
görüşmeler yaptı. Ancak tüm bu çabalar ve yoğunluk onu
yormaya devam ediyordu. Hastalığının artması üzerine,
6-mart 1938’de, Türk doktorları tarafından bir
konsültasyon yapıldı ve Fransa’dan da tanınmış uzman
Prof. Dr. Fiessinger davet edildi. 28-mart 1938’de siroz
teşhisini doğrulayan Fiessinger’in Atatürk’e :“Büyük
kumandan büyük harpler yaptınız. Muzaffer oldunuz. Ama
bu işin kumandanı da benim. Siz bana tâbi olacaksınız,
bana yardım edeceksiniz” dediği söylenmekteydi.
Fiessinger’in ifadesini beğenen Atatürk, onun
tavsiyelerine uymaya çalıştı.
Hükümet ilk defa 30 Mart 1938’de, Cumhurbaşkanı
Atatürk’ün hastalığı ile ilgili resmî bir bildiri
yayınladı. Bildiride, Fiessinger’in muayenesi sonucunda
Atatürk’ün sağlığında endişe edilecek bir durum olmadığı
ifadesi yer alıyordu.
Ancak Atatürk, Cumhurbaşkanlığı görevini aksatmadan
yürütmek ve özellikle Hatay sorununu sonuçlandırmak
kararındaydı. Çünkü Fransa’nın Hatay meselesi
konusundaki aldırmaz tutumundan rahatsız oluyordu.
Türkiye’nin bu konudaki kesin kararlılığını göstermek
için 20-mayis’ta Mersin’de askerî birliklerin geçit
töreninde bulunup, 24-mayis’ta Adana’daki askerî
birlikleri denetledi ancak ankara’ya döndüğünde
bitkindi. Ankara’da sadece bir gün kaldıktan sonra 26-mayis’ta
İstanbul’a hareket etti. Bu yolculuktan sonra ulu önder
Ankara’yı bir daha göremeyecekti. Deniz havasının
kendisine iyi geleceği ümit edilmekteydi ve hem devlet
başkanlarını orda ağırlaması hem de dinlenmesi amacıyla
Savarona yatı alındı. Dünya liderlerini ağırladığı
Ertuğrul isimli yat eskiyince Cumhurbaşkanlık için yeni
bir yat araştırması yaptırmıştı. Değerlendirme
sonrasında, Brooklyn Köprüsü’nü inşa eden mühendis John
Roebling’in kızı Emily Roebling Cadwallader tarafından
hizmete sokulan Savarona isimli yat satın alındı. Yat
bazı döşemeleri yenilendikten sonra Atatürk’ün ölümcül
hasta olduğu dönemde İstanbul’a geldi. Atatürk,
Savarona’da geçirdiği altı hafta boyunca kabine
toplantıları düzenledi, romanya Kralı Carol da dâhil
olmak üzere önemli konukları ve devlet başkanlarını
ağırladı.
29-mayis’ta yapılan muayene sonucu karnında su
toplanmaya başladığı görülen Atatürk, 1-haziran’da
Savarona yatına yerleşmiş 25-temmuz 1938’e kadar orada
kalmıştı. Ancak geminin içi yaz sıcağında kavrulmakta
olduğu için, Atatürk rahatsızlandı ve 8-temmuz’da Prof.
Fiessinger 2. defa İstanbul’a geldi. Gerekli uyarılarda
bulunan Fiessinger’ın mutlak istirahat önerisine rağmen,
Atatürk, 9-temmuz’da Savarona’da Bakanlar Kuruluna
saatlerce başkanlık etti. Fiessinger 16-temmuz’da 3.
defa İstanbul’a gelerek, Atatürk’ün durumunun
hassaslaşmakta olduğunu gördü ve Atatürk, 24/25-temmuz
gecesi Dolmabahçe sarayına nakledildi.
Hastalığına rağmen, Atatürk, dolmabahce-sarayi’nda
Başbakanını, Bakanlarını, elçileri ve komutanları kabul
ediyor ve ülke meselelerini sürekli olarak izliyordu. 3-eylul
1938’de Hatay Devleti’nin kuruluşunu “Türkiye
Cumhuriyet’inin bir başarısı olarak” coşkuyla kutladı.
Sağlığı gittikçe bozulan Atatürk, 5-eylul’de vasiyetini
yazdı. 6-eylul’de Prof. Fiessinger dördüncü defa
İstanbul’a gelerek, Atatürk’ün karnında toplanan suyu
alarak onu rahatlattı. 11 Eylül’de düzenlenen raporda
kesin istirahat öngörüldü. Buna göre ziyaretler sınırlı
tutulacak ve yatakta dinlenilecekti.
Sonraki günlerde karında asit toplanması ilerledi, genel
durumda yorgunluk ve takatsizlik vardı. Ancak sinsi
hastalık ilerlemekteydi. 16-ekim akşamı gelen ilk ağır
koma 19-ekim’e kadar sürdü. Cumhurbaşkanlığı Genel
Sekreterliği, 23-ekim gününe kadar sabah ve akşam günde
iki defa sağlık durumunu belirten bildiriler yayınladı.
20-ekim’de koma durumundan kurtulan Atatürk, eseri olan
Cumhuriyetin 15. yıldönümü törenlerine katılmak ve
halkıyla bütünleşmek için Ankara’ya gitmek istiyordu.
Ancak bu gerçekleşmedi. 29 Ekim’de bağrından çıktığı
orduya bir mesajla seslenen Atatürk şunları söyledi:
Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan, her
zaman zaferle beraber medeniyet nurlarını taşıyan
kahraman Türk Ordusu… Türk vatanının ve Türklük
camiasının şan ve şerefini dâhilî ve haricî her türlü
tehlikelere karşı korumaktan ibaret vazifeni her an
yapmaya hazır olduğuna benim ve büyük ulusumuzun tam
iman ve itimadımız vardır.
1-kasim 1938’de TBMM toplantısının açılış konuşmasını
Atatürk’ün yerine Celal Bayar okudu ve Atatürk
yakınlarıyla en son 6-kasim tarihinde görüştü. 7-kasim’da
karnına 3. defa ponksiyon yapılarak su alındıktan sonra
8-kasim’da Atatürk tekrar ağır bir komaya girdi. Saat 19
dolaylarında başlayan koma gittikçe ağırlaştı.
Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği 9-kasim 1938’de saat
24’de yayınladığı bildiride “Umumî durumunun tehlikeli
bir hal aldığı” nı vurguladı.
Atatürk'ün Vefatı
10-kasim Perşembe günü tüm Türkiye Cumhuriyeti ve dünya
tarifsiz bir yasa boğuldu. Sevgili Atatürk, kendisini
tedavi etmeye çabalayan hekimlerinin gözyaşları
arasında, saat 9.05’te hayata veda etti.
Hükümet acı haberi Türk halkına bir bildiri ile duyurdu:
…Türk Milleti Ulu şefini, insanlık büyük evlâdını
kaybetti. Milletimize içimiz yanarak bu tarife sığmayan
ziyandan dolayı ve derin taziyelerimizi sunarız… Ölmez
olan onun büyük eseri Cumhuriyet Türkiyesidir… Bugün
ayrılığına ağladığımız Büyük Şefimiz Atatürk, her vakit
Türk Milletine güvendi… Ebedî Türk Milleti, onun
eserlerini ebediyete kadar yaşatacaktır. Türk gençliği
onun kıymetli emaneti olan Türkiye Cumhuriyetini daima
koruyacak ve onun izinde yürüyecektir. Kemal Atatürk,
Türkün tarihinde ve gönlünde daima yaşayacaktır...
Haber yurt içinde çok büyük üzüntü yarattı ve dünyada
geniş yankılara yol açtı. Türkiye’nin millî kahramanının
tabutu, 16-kasim’da Dolmabahçe Sarayı'nda hazırlanan
katafalka konularak halkın ziyaretine açıldı. Sonsuz
acılar içinde kıvranan halk, kurtarıcısı olan Atasına
saygısını, bir insan seli oluşturarak hıçkırıklar ve
gözyaşlarıyla dile getirdi.
19-kasim’da kılınan cenaze namazından sonra Ulu Önder
Atatürk’ün tabutu 12 general tarafından top arabasına
alınarak önce Zafer torpidosuna sonra Yavuz zırhlısına
aktarıldı. Atatürk’ün naaşını 101 tane top atışı ile
selâmlayan Yavuz, şerefli emanetini İzmit’te özel trene
aktardı. Yol boyunca halkın gözyaşlarıyla uğurladığı
tren, 20-kasim günü Ankara garında yeni Cumhurbaşkanı
İsmet İnönü ve hükümet erkânı tarafından karşılandı.
Ankara, kaderini değiştiren ebedî şefini, 101 tane top
atışıyla selâmladı. Ardından Atatürk’ün tabutu TBMM’de
hazırlanan katafalka konuldu. Silâh arkadaşları,
general, subay ve askerlerin tazim nöbeti tuttukları
katafalkın önünden başta Cumhurbaşkanı olmak üzere,
Ankaralılar saygıyla geçtiler. Atatürk’ün naaşı 21-kasim’da
düzenlenen görkemli bir törenle, Etnografya Müzesi’nde
hazırlanan, geçici kabirine yerleştirildi. Törende
görülen manzara çarpıcıydı. Çünkü Atatürk tüm
düşmanlarına karşı milli bağımsızlık bayrağını
dalgalandırmış, sömürgecilere karşı savaşmış, esir
milletlerin ümidi haline gelmişti. Şimdi ise, millî
bağımsızlığın ve çağdaşlaşmanın sembolü olan ulu önderin
arkasında dünyanın dört bir tarafından gelen temsilciler
yer almışlardı. Tüm dünya ona büyük saygı duyuyordu.
Bunlar arasında faşistler, demokratlar, Naziler, radikal
İslamcılar da vardı ve herkes yan yana saygı yürüyüşüne
katılmıştı. Türk halkı ise sonu gelmez acılar içinde
kıvranarak Atasını uğurluyordu. Türk halkının bu derin
acısını, ebedi Şefine olan minnet ve bağlılığını, 11-kasim’da
oy birliği ile Cumhurbaşkanı seçilen İsmet İnönü, 21-kasim
1938 tarihli bir bildiri ile dile getirmişti:
…Devletimizin bânisi ve milletimizin fedakâr, sadık
hadimi (hizmet edeni); İnsanlık idealinin mümtaz siması;
Eşsiz kahraman Atatürk; Vatan sana minnettardır. Bütün
ömrünü hizmetine verdiğim Türk milleti ile beraber senin
huzurunda tazim ile eğiliyoruz...
Atatürk' ün naaşı Anıtkabir yapılıncaya dek on beş sene
bu geçici kabirde kaldı ve 10 Kasım 1953' te büyük bir
merasimle, ebedi istirahat yeri olan Anıtkabir' e
nakledildi. O, Türk' ün tarihinde ve gönlünde ebediyen
yaşayacaktır, ölümsüzdür. O bir kumandan olarak birçok
savaş kazanmış, bir lider olarak kitleleri etkilemiş,
bir devlet adamı olarak başarılı bir yönetim sergilemiş
ve nihayet bir devrimci olarak bir toplumun sosyal,
kültürel, ekonomik, politik ve hukuki yapısını kökten
değiştirmeyi başarmış; dünya tarihindeki en üstün
şahsiyetlerden birisi olmuştur. Tarih onu Türk ulusunun
en şerefli evlatları ve insanlığın en büyük liderleri
arasında sayacaktır. |